Hukuk devletinin temel unsurlarından biri, bireylerin haklarını etkin ve erişilebilir bir şekilde arayabilmesidir. Ancak uygulamada yargılama giderlerinin giderek artması, bu temel ilkenin hayata geçirilmesini güçleştiren önemli bir sorun haline gelmiştir. Harçlar, bilirkişi ücretleri, keşif giderleri, tebligat masrafları ve benzeri kalemler, dava açmayı ve süreci yürütmeyi ciddi bir mali yük haline getirmektedir. Bu durum yalnızca müvekkilleri değil, aynı zamanda vekilleri de doğrudan etkilemekte; yargılamanın doğal akışını ve hukukun etkinliğini zedeleyen sonuçlar doğurmaktadır.
Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesi ile güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, teorik olarak herkes için eşit bir hak olarak tanınmış olsa da, uygulamada yüksek yargılama giderleri nedeniyle sınırlı bir erişim alanına sıkışabilmektedir. Hak arama özgürlüğünün fiilen kullanılabilmesi, çoğu zaman bireyin ekonomik gücü ile doğru orantılı hale gelmektedir. Bu da, özellikle dar gelirli bireyler açısından, haklı olsalar dahi yargı yoluna başvurmaktan vazgeçme sonucunu doğurabilmektedir.
Müvekkil Açısından Etkiler
Yargılama giderlerinin yüksekliği, müvekkillerin dava açma ve dava sürecini sürdürme konusundaki iradesini doğrudan etkilemektedir. Uygulamada sıkça karşılaşıldığı üzere, müvekkiller yalnızca avukatlık ücretini değil, dava sürecinde ortaya çıkacak diğer giderleri de karşılamakta zorlanmakta veya bu giderleri üstlenmekten kaçınmaktadır. Bu durum, bazı hallerde davanın hiç açılmamasına, bazı hallerde ise usulüne uygun şekilde yürütülememesine neden olmaktadır.
Özellikle yüksek tutarlı bilirkişi ücretlerinin söz konusu olduğu dosyalarda, müvekkilin bu giderleri zamanında karşılayamaması, ilgili delillerin toplanamamasına yol açabilmektedir. Birden fazla bilirkişi incelemesi gerektiren uyuşmazlıklarda ise giderlerin parça parça ve tekrarlayan şekilde ortaya çıkması, müvekkil üzerinde hem maddi hem de psikolojik bir yük oluşturmaktadır. Sürecin uzamasıyla birlikte artan masraflar, müvekkilin davaya olan bağlılığını zayıflatabilmekte; hatta bazı durumlarda davadan feragat edilmesine kadar varan sonuçlar doğurabilmektedir.
Diğer yandan, uyuşmazlık konusu alacağın veya borcun nispeten düşük olduğu durumlarda, yargılama giderleri ile elde edilecek sonucun karşılaştırılması müvekkil açısından belirleyici olmaktadır. Bu tür durumlarda, bireyler çoğu zaman ekonomik açıdan daha az maliyetli olan seçeneği tercih etmekte; alacağını talep etmemek veya borcunu ödemek, dava yoluna başvurmaktan daha rasyonel bir tercih olarak görülebilmektedir. Bu ise hukuki haklılığın, ekonomik gerekçeler karşısında geri planda kalmasına yol açmaktadır.
Vekil Açısından Etkiler
Yargılama giderlerinin yüksekliği, vekilin mesleki faaliyetini de doğrudan etkilemektedir. Avukat, müvekkiline hukuki olarak en doğru yolu göstermekle yükümlü olmakla birlikte, müvekkilin ekonomik gerçekleri doğrultusunda hareket etmek zorunda kalabilmektedir. Bu durum, ideal hukuki çözüm ile uygulanabilir çözüm arasında bir denge kurulmasını zorunlu kılmaktadır.
Örneğin belirsiz alacak davalarında, yüksek nispi harçların doğurduğu mali yük sebebiyle, dava değerinin gerçekte olması gerekenden daha düşük gösterilmesi uygulamada karşılaşılan bir durumdur. Bu yaklaşım, başlangıçta müvekkilin mali yükünü hafifletmek amacı taşısa da, ilerleyen aşamalarda hem müvekkil hem de vekil açısından tartışmalı sonuçlar doğurabilmektedir.
Bu noktada Avukatlık Kanunu’nun 164. maddesi önem arz etmektedir. Söz konusu düzenleme, belirli şartlar altında avukatlık ücretinin, davanın kazanılan bölümü üzerinden ve avukatın emeği dikkate alınarak belirlenmesini öngörmektedir. İlk bakışta bu hüküm, özellikle vekilin haksız azli halinde tam ücrete hak kazanacağı yönünde bir kanaat oluşturabilmektedir.
Ancak yargı içtihatları, bu konuda daha sınırlayıcı bir yaklaşım benimsemektedir. Nitekim Yargıtay 13. HD. 2016/30638 E. 2019/12632 K. uyarınca, haksız azil halinde vekâlet ücretinin belirlenmesinde, davanın ilerleyen aşamalarında ortaya çıkacak gerçek değer değil, azil tarihindeki harçlandırılmış dava değeri esas alınmaktadır. Bu durum, özellikle başlangıçta düşük değerle açılan belirsiz alacak davalarında, vekilin emeğinin tam karşılığını alamamasına neden olabilmektedir.
Dolayısıyla, yargılama giderlerinin yüksekliği nedeniyle dava değerinin düşük tutulması, yalnızca müvekkil açısından değil, vekil açısından da önemli riskler barındırmaktadır. Vekilin, dava sürecine yaptığı emek ve harcadığı zaman ile elde edeceği ücret arasında ciddi bir dengesizlik ortaya çıkabilmektedir.
Sonuç ve Değerlendirme
Yargılama giderlerinin yüksekliği, yalnızca bireysel maliyetler doğuran bir sorun olmanın ötesinde, hak arama özgürlüğünün etkin kullanımını sınırlayan yapısal bir problem niteliğindedir. Bu durum, hem müvekkillerin dava açma ve sürdürme iradesini zayıflatmakta hem de vekillerin mesleki faaliyetlerini doğrudan etkilemektedir. Sonuç olarak, hukuki uyuşmazlıkların çözümünde olması gereken yöntemler yerine, ekonomik kaygılarla şekillenen alternatif yollar tercih edilebilmektedir.
Bu sorunun çözümü bakımından, yargılama giderlerinin yeniden değerlendirilmesi ve daha dengeli bir sisteme kavuşturulması gerekmektedir. Özellikle yüksek tutarlı giderlerin dava başında peşin olarak alınması yerine, yargılama sürecine yayılması veya dava sonunda tahsil edilmesi, hak arama özgürlüğünün daha etkin kullanılmasına katkı sağlayabilir. Bunun yanı sıra, bilirkişi ve keşif giderlerinin belirli koşullar altında kamu tarafından karşılanması ve yargılama sonunda haksız tarafa yükletilmesi de değerlendirilebilecek alternatifler arasındadır.
Sonuç olarak, yargılama giderlerinin makul seviyelere çekilmesi ve ödeme sisteminin daha erişilebilir hale getirilmesi, yalnızca bireylerin değil, yargı sisteminin bütününün sağlıklı işlemesi açısından önem arz etmektedir. Aksi halde, hukuki hakların varlığı teorik düzeyde kalacak; bu haklara fiilen erişim ise ekonomik güce bağlı olmaya devam edecektir.
