Safran & Safran

Sürdürülebilirlik: Şirketler İçin Yeni Bir Hukuki Uyum Gündemi

Sena Yurtseven

Sürdürülebilirlik, uzun süre çevre politikaları, kurumsal sosyal sorumluluk projeleri veya marka itibarıyla ilişkilendirilen bir kavram olarak ele alındı. Ancak bugün geldiğimiz noktada sürdürülebilirlik, şirketlerin yalnızca “iyi görünmek” amacıyla gündemine aldığı bir başlık olmaktan çıkmış; finansal kararları, yatırımcı ilişkilerini, tedarik zinciri yönetimini, raporlama süreçlerini, sözleşmesel ilişkileri ve yönetim kurulu sorumluluklarını etkileyen bütüncül bir iş ve hukuk gündemi haline gelmiştir.

Bu dönüşümün arkasında iklim değişikliği, doğal kaynakların sınırlılığı, enerji dönüşümü, insan hakları ve çalışma koşullarına ilişkin artan beklentiler, yatırımcıların şeffaflık talepleri ve ulusal/uluslararası düzenlemelerdeki gelişmeler yer almaktadır. Artık şirketlerden yalnızca kâr üretmeleri değil; bu kârı hangi çevresel, sosyal ve yönetişimsel etkilerle yarattıklarını ölçmeleri, yönetmeleri ve açıklamaları da beklenmektedir.

Bu nedenle sürdürülebilirlik, şirketler bakımından yalnızca çevre departmanlarının veya kurumsal iletişim ekiplerinin konusu değildir. Sürdürülebilirlik; hukuk, finans, insan kaynakları, satın alma, üretim, risk yönetimi, iç denetim ve yönetim kurulu seviyesinde birlikte ele alınması gereken çok katmanlı bir yönetim alanıdır.

Sürdürülebilirlik Nedir?

En temel tanımıyla sürdürülebilirlik, bugünün ihtiyaçlarını karşılarken gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama imkânını ortadan kaldırmayan bir ekonomik ve sosyal düzen kurma hedefidir. Şirketler açısından bu kavram, faaliyetlerin çevresel, sosyal ve yönetişimsel etkileriyle birlikte değerlendirilmesini gerektirir.

Bu çerçevede sürdürülebilirlik, yalnızca karbon emisyonlarının azaltılması veya çevre dostu üretim yapılması anlamına gelmez. Bir şirketin iş sağlığı ve güvenliği uygulamaları, çalışan haklarına yaklaşımı, tedarikçilerinin çalışma koşulları, veri yönetimi, etik kuralları, yolsuzlukla mücadele politikaları, yönetim kurulu yapısı, risk yönetimi sistemi ve paydaşlarla kurduğu ilişki de sürdürülebilirlik gündeminin parçasıdır.

Bu noktada ise karşımıza sürdürülebilirlik kapsamında sıkça kullanılan “ESG” kavramı çıkmaktadır. ESG, İngilizce “Environmental, Social and Governance” kavramlarının baş harflerinden oluşmakta olup Türkçede “Çevresel, Sosyal ve Yönetişimsel” kriterler, kısaca “ÇSY” olarak ifade edilmektedir.

Buna göre çevresel boyut; iklim değişikliği, karbon emisyonları, enerji kullanımı, atık yönetimi ve doğal kaynakların korunması gibi başlıkları kapsarken; sosyal boyut çalışan hakları, insan hakları, iş sağlığı ve güvenliği, çeşitlilik ve tedarik zincirindeki çalışma koşullarıyla ilgilidir. Yönetişim boyutu ise şirketin yönetim yapısı, etik kuralları, iç kontrol mekanizmaları, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi alanları kapsamaktadır. Çevresel boyut; iklim değişikliği, karbon emisyonları, enerji kullanımı, atık yönetimi, su tüketimi ve doğal kaynakların korunması gibi başlıkları kapsar. Sosyal boyut; çalışan hakları, insan hakları, iş sağlığı ve güvenliği, çeşitlilik, tedarik zincirindeki çalışma koşulları ve toplumsal etki gibi konularla ilgilidir. Yönetişim boyutu ise şirketin yönetim yapısı, etik kuralları, iç kontrol mekanizmaları, şeffaflık, pay sahipleriyle ilişkiler ve uyum sistemleri gibi alanları içerir.

Dolayısıyla sürdürülebilirlik, şirketlerin “ne ürettiği” kadar “nasıl ürettiği”, “kimlerle çalıştığı”, “hangi riskleri yönettiği” ve “paydaşlarına ne ölçüde şeffaf olduğu” sorularına verilen cevaplarla şekillenir.

Sürdürülebilirlik Neden Şirketlerin Gündeminde?

Sürdürülebilirliğin şirketler için önem kazanmasının bir nedeni, yatırımcı ve finansman dünyasındaki dönüşümdür. Bankalar, yatırım fonları, kalkınma kuruluşları ve sermaye piyasası aktörleri, şirketlerin çevresel ve sosyal risklerini daha yakından incelemektedir. Bir şirketin karbon yoğunluğu, tedarik zinciri riskleri, çalışan güvenliği performansı veya yönetişim yapısı; finansmana erişim koşullarını, yatırımcı ilgisini ve şirket değerlemesini etkileyebilmektedir.

Bir diğer neden ise sürdürülebilirlik alanındaki düzenleyici ve uyum çerçevesinin giderek genişlemesidir. Uluslararası düzeyde şirketlerden, sürdürülebilirlikle bağlantılı risk ve fırsatlarını daha şeffaf, karşılaştırılabilir ve ölçülebilir şekilde ortaya koymaları ve çevresel, sosyal ve yönetişimsel etkilerini daha sistematik biçimde yönetmeleri beklenmektedir. Bu durum, sürdürülebilirliği gönüllü bir kurumsal sorumluluk alanı olmaktan çıkararak şirketler bakımından somut bir uyum ve risk yönetimi gündemi haline getirmektedir.

Avrupa Birliği düzenlemeleri de Türkiye’deki şirketler bakımından sürdürülebilirlik gündemini hızlandıran önemli bir etkendir. İlk bakışta, AB düzenlemelerinin Türkiye’de kurulu şirketleri ne şekilde etkileyebileceği sorusu akla gelebilir. Ancak sürdürülebilirlik alanındaki birçok düzenleme, yalnızca düzenlemeye doğrudan tabi olan şirketlerin kendi faaliyetlerini değil; bu şirketlerin tedarik zincirlerini, iş ortaklarını ve değer zinciri üzerindeki etkilerini de kapsayacak şekilde kurgulanmaktadır.

Bu nedenle AB merkezli şirketlerle tedarik, hizmet, yatırım veya finansman ilişkisi içinde bulunan Türkiye’deki şirketler de bu düzenlemelerin dolaylı etkisiyle karşılaşabilmektedir. Bu etki çoğu zaman doğrudan bir mevzuat yükümlülüğünden ziyade; sözleşmesel taahhütler, tedarikçi davranış kuralları, denetim hakları, ESG anketleri, sürdürülebilirlik verisi paylaşımı, insan hakları ve çevre politikalarına uyum talepleri üzerinden ortaya çıkmaktadır.

Dolayısıyla sürdürülebilirlik, Türkiye’deki şirketler bakımından yalnızca yerel mevzuata uyum konusu değil; uluslararası ticari ilişkilerin devamı, tedarikçi konumunun korunması, finansmana erişim ve rekabet gücü açısından da önem taşıyan bir gündem haline gelmektedir.

Son olarak, sürdürülebilirlik beklentileri giderek şirketlerin sözleşmesel ilişkilerine ve tedarik zinciri yönetimine yansımaktadır. Büyük ölçekli şirketler ve uluslararası müşteriler, tedarikçilerinden yalnızca fiyat ve kalite değil; etik kurallara uyum, karbon verisi paylaşımı, insan hakları politikaları, iş sağlığı ve güvenliği standartları ve çevresel performansa ilişkin taahhütler de talep etmektedir. Bu nedenle sürdürülebilirlik; tedarik sözleşmelerinden hizmet alım süreçlerine, ihale şartnamelerinden birleşme ve devralma işlemlerindeki incelemelere kadar birçok ticari ve hukuki ilişkinin parçası haline gelmektedir.

Sürdürülebilirliğin Hukuki Boyutu

Sürdürülebilirlik çoğu zaman çevresel veya operasyonel bir konu gibi algılansa da şirketler açısından önemli hukuki sonuçlar doğurur. Çünkü sürdürülebilirlik taahhütleri, raporlamalar, kamuya yapılan açıklamalar, sözleşmeler ve uyum politikaları hukuki sorumluluk doğurabilecek metinlerdir.

Örneğin bir şirketin sürdürülebilirlik raporunda yer alan çevresel performans beyanları, yatırımcı sunumlarında kullanılan net sıfır hedefleri veya ürünlerin “çevre dostu” olduğuna ilişkin pazarlama iddiaları doğru, ölçülebilir ve doğrulanabilir olmalıdır. Aksi halde yanıltıcı beyan, haksız rekabet, tüketici hukuku, sermaye piyasası mevzuatı veya sözleşmesel sorumluluk bakımından riskler gündeme gelebilir. Bu durum, özellikle “greenwashing” olarak bilinen yeşil aklama, yani şirketlerin çevresel performanslarını gerçeğe aykırı, eksik veya yanıltıcı biçimde sunmaları bakımından önem taşımaktadır.

Benzer şekilde, tedarik zincirinde çocuk işçiliği, zorla çalıştırma, iş sağlığı ve güvenliği ihlalleri, çevre kirliliği veya insan hakları ihlalleri gibi risklerin varlığı, yalnızca operasyonel değil, hukuki ve itibarî sonuçlar da doğurabilir. Şirketlerin bu riskleri bilmemesi veya yeterince incelememesi, artık her durumda makul bir savunma olarak kabul edilmeyebilir. Özellikle uluslararası tedarik zincirlerine dahil olan şirketler bakımından, müşteriler ve yatırımcılar tarafından talep edilen sözleşmesel taahhütler ve denetim hakları giderek artmaktadır.

Bu nedenle sürdürülebilirlik; şirketler hukuku, sermaye piyasası hukuku, çevre hukuku, iş hukuku, sözleşmeler hukuku, tüketici hukuku, rekabet hukuku, kişisel verilerin korunması, finans hukuku ve birleşme-devralma uygulamaları dahil olmak üzere hukukun birçok alanıyla kesişmektedir.

Sonuç: Sürdürülebilirlik Geleceğin Değil, Bugünün Konusu

Sürdürülebilirlik artık ertelenebilir veya yalnızca itibar yönetimi kapsamında ele alınabilir bir konu değildir. Şirketlerin finansmana erişiminden yatırımcı ilişkilerine, tedarik zinciri yönetiminden sözleşmesel yükümlülüklerine, raporlama süreçlerinden yönetim kurulu sorumluluklarına kadar geniş bir alanda etkisini göstermektedir.

Bu nedenle şirketlerin sürdürülebilirliği yalnızca bir raporlama yükümlülüğü olarak değil, kurumsal yönetim ve risk yönetimi meselesi olarak ele alması gerekir. Etkili bir sürdürülebilirlik yaklaşımı; doğru veri altyapısı, açık iç politikalar, sözleşmesel koruma mekanizmaları, yönetim kurulu seviyesinde sahiplenme ve hukuki uyum perspektifiyle mümkündür.

Önümüzdeki dönemde sürdürülebilirlik alanındaki düzenlemelerin ve ticari beklentilerin gelişmeye devam etmesi beklenmektedir. Bu sürece hazırlıklı olan şirketler, yalnızca uyum risklerini azaltmakla kalmayacak; yatırımcılar, müşteriler, çalışanlar ve iş ortakları nezdinde daha güvenilir ve dayanıklı bir kurumsal yapı oluşturacaktır.

Bu nedenle sürdürülebilirlik, şirketler için geleceğe ilişkin soyut bir ideal değil; bugünden yönetilmesi gereken somut bir hukuki, ticari ve stratejik gündemdir.