Safran & Safran

İstanbul’da Erguvan Zamanı

Safran & Safran Logosu

Dünya yüzünde pek çok şehir vardır ki mevsime göre libas değiştirir, her iklimde ayrı bir çehreye bürünür. Fakat İstanbul’un hâli başkadır. Bu kadim payitahtın asıl rengini, onun ruhuna en çok yakışan mevsimi sorsalar, şeksiz şüphesiz “ilkbahar” cevabı verilir. Bahar, İstanbul’a sadece havaların ısınmasını değil, adeta geçmiş zamanların zarif hatıralarını, o bitmek bilmeyen devridaimi müjdeler. Ve bu müjdenin en asil şahidi, Boğaziçi’nin yamaçlarını bir anda yangın yerine çeviren erguvanlardır. İstanbul’da erguvan zamanı, sıradan bir tabiat olayı değil; şehri tepeden tırnağa kucaklayan, ona can veren bir selamlama fışkırmasıdır.

Yahya Kemal’in o meşhur mısralarında söylediği gibi:

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul,
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.”

Gerçekten de İstanbul’a tepelerden bakıldığında, baharın en güzel renginin erguvan olduğu hemen anlaşılır. Mor ile pembe arasında salınan o zarif renk, sanki şehrin asırlık hüznünü bir nebze hafifletmek için yaratılmıştır.

Erguvanın İstanbul’a ne kadar yakıştığını anlamak için, bir ikindi vakti Şehir Hatları vapurunun ahşap güvertesinde yer bulmak gerekir. Vapur, köpükler saçarak Boğaz hatlarında süzülürken, insanı sarmalayan o serin deniz yeliyle birlikte rüzgârın taşıdığı erguvan kokusu genzi yakar. Kandilli’nin sırtlarından Aşiyan’a, Beylerbeyi’nden Kanlıca’ya doğru bakıldığında, yeşilin arasına sızmış o mahcup ama mağrur morluklar, sanki asırlardır orada duran birer Bizans yahut Osmanlı çinisi gibi parıldar.

Tam o esnada insanın zihnine, Tanpınar’ın İstanbul’a dair o derin hissiyatı düşer:

“Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında.”

Çünkü Boğaz’da erguvan seyreden insan da zamanın dışında kalır bir müddet. Şehir Hatları vapuru, bu muazzam tablonun içinde sadece bir vasıta değil; geçmişi bugüne, insanı insana bağlayan bir kültür mekânıdır. Çay bardaklarının ince şıkırtısı eşliğinde seyredilen o yamaçlar, baharın bu şehre ne kadar cömert davrandığının en açık delilidir.

İstanbul, tarihi tekerrürler ve bir devridaim havzasıdır. Saraylar yıkılmış, hanedanlar değişmiş, asırlar asırları kovalamıştır ama Boğaz’ın iki yakasındaki o erguvanlar, her nisan ve mayısta hiç aksatmadan randevularına sadık kalmıştır. İşte bu yüzdendir ki, ömrünü bu şehrin sokaklarını, arşivlerini ve ruhunu anlamaya adamış, yakın zamanda dar-ı bekaya uğurladığımız rahmetli İlber Ortaylı hocamız da İstanbul’u en çok bu yüzüyle, bu derinliğiyle severdi.

İlber Hoca, her fırsatta İstanbul’un sadece taş binalardan ibaret olmadığını; onun coğrafyasının, bitki örtüsünün ve bilhassa Boğaziçi’nin dünyada bir eşi daha bulunmayan bir kültür mirası olduğunu haykırırdı. Onun o nevi şahsına münhasır, hüzünlü ama hayranlık dolu İstanbul anlatılarında, baharın ve erguvanın yeri her zaman bir başkaydı. Hoca, bu şehrin büyüklüğünün, mevsimlerin dönüşündeki o tarihi süreklilikte saklı olduğunu çok iyi bilirdi.

Bu büyü, tarihçiler kadar edebiyatımızın mirasyedilerini de büyülemiştir. İstanbul’da yaşamış, onun havasını solumuş hangi büyük edebî şahsiyet vardır ki erguvandan nasibini almamış olsun? Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unda, Boğaz’ın suları ve erguvanlar adeta romanın başkahramanlarından biridir. Yahya Kemal, İstanbul’un baharını ve fethini aynı kutsal neşeyle selamlarken; Abdülhak Şinasi Hisar, geçmiş zaman edipleriyle birlikte o erguvanlı Boğaziçi mehtaplarının peşine düşer.

Bir başka İstanbul şairi Orhan Veli’nin sade ama insanın içine işleyen dizeleri de bu şehrin ruhunu tamamlar:

“İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı…”

Hakikaten İstanbul bazen seyredilmez, dinlenir. Vapur düdüklerinde, martı seslerinde, kıyıya çarpan dalgalarda ve bahar vakti erguvanların sessiz açışında dinlenir.

Roman yazarları, şairler ve tarihçiler için İstanbul, bitmeyen bir ilham pınarıdır. Onların satırlarında yükselen ses, bugün Şehir Hatları vapurunun motor sesine karışan o eski, tanıdık bestedir.

Nihayetinde, İstanbul’da erguvan zamanı demek, insan ruhunun da şehirle birlikte yeniden uyanması demektir. Evlerin pencerelerinden taşan neşe, sokak satıcılarının sesindeki o yumuşaklık, dalgaların kıyıya vuruşundaki ahenk hep bu mevsimin, ilkbaharın getirdiği birer lütuftur. Tarihin o muazzam devridaimi içinde, İstanbul her bahar yeniden kurulur, yeniden sevilir.

Ve bizler, bir vapur güvertesinden o mor yamaçları seyrederken anlarız ki; dünya üzerinde baharın bu kadar yakıştığı, geçmişle geleceğin bu denli zarafetle kucaklaştığı başka bir şehir daha yoktur.

Yahya Kemal’in dediği gibi:

“Aziz İstanbul!”

Çünkü bazı şehirler yalnızca taş ve topraktan ibaret değildir; bazı şehirler hatıradır, medeniyettir, şiirdir. İstanbul ise bunların hepsidir.