Safran & Safran

Dünya Bir Sahne

Safran & Safran Logosu

“Binlerce kişi etrafı mermer sütunlarla çevrili, güneşin konumu ve hakim rüzgarların yönü dikkate alınarak inşa edilmiş yarım daire şeklindeki yüzlerce basamaktan oluşan “theatron”da toplanmış, bağbozumu tanrısı Dionysos adına yapılan şenliklerde şarkılar söylüyor, dans ediyor ve tiyatroda sahnelenen edebi eserleri seyrediyordu. Kalabalığın önündeki elli kişilik koro farklı kişilerin konuşmalarını şarkı ile seslendiriyor, koronun karşısındaki bir oyuncu ise elindeki çeşitli maskeleri yüzüne tutarak farklı kişilikleri farklı maskelerle canlandırıyordu. İşte bu, tarihteki ilk tiyatro gösterisiydi.”

Takvimler M.Ö. 5. yüzyılın ilk yarısını gösteriyor. İnsanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatı olan tiyatro, duygu ve olayları oluş yoluyla yani hareket ve konuşmalarla anlatan ilk sahne sanatlarından biri olarak çıkıyor karşımıza. Olayları anlatarak değil canlandırma yoluyla seyirciye aktaran tiyatro Yunancada ‘seyirlik yeri’ anlamına geliyor. Neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir sahne sanatı tiyatro. Avrupa’da M.Ö. 40-10 bin yıl önceden kalma mağara resimlerinde görülen el ve yüzlerine hayvan postu geçirmiş hareket eden insan figürleri ilk tiyatro örnekleri sayılıyor. Antik çağ boyunca tiyatro, dinsel kutlamalar sırasında ve yalnızca üst sınıfa özgü bir etkinlik olarak yapılmış ve tanrılarla insanların çatışmaları üzerine gelişen trajedi ve siyasi alay içerikli komedi olarak iki türde oynanmış. 

16. yüzyıla gelindiğinde tiyatronun orta dönemi olarak nitelendirilebilecek Shakespeare dönemi başlıyor ve böylece tiyatro dinsel niteliğini yitirip daha popüler bir eğlence türü olarak devam ediyor. Hâlâ Antik Yunandan izler taşıyor olsa da artık daha “halk”tan, komedi ve trajedi türüne bir de tarihsel oyunlar kategorisi eklenmiş. İngiliz yazar Shakespeare’in “Sen de mi Brütüs?” sözü halkın zihnine  iyice kazınmış ve sahne yarım daire şeklindeki taş merdivenlerden balkonlu, koltuklu, perdeli hususi tiyatro binalarına taşınmış. Antik çağda elli kişilik koronun hep birlikte seslendirdiği karakterler artık ayrı ayrı oyuncular tarafından oynanıyor ve üstelik dekor, kostüm, ışık, makyaj ve ses efektleriyle aktarılmak istenen duygu ve olaylar artık çok daha canlı ve gerçekçi bir şekilde ulaşıyor seyirciye. Hâlâ kadın oyuncu yok, kadın rollerini de erkekler oynuyor. Kimi zaman oyuna müzik ve dans da ekleniyor böylece tiyatronun alt türleri olan opera, operet, revü, müzikal, bale, pandomim çıkıyor zamanla ortaya. Tüm bunlar hep insana, insanı, insanla anlatmak için…  

 Türk tiyatrosu ise ilk olarak Orta Asya’da görülmeye başlanmış. Her şey gibi “taklit”le başlayan tiyatro sanatı Türkler’in Anadolu’ya gelmeleri, özellikle de İstanbul’u fethetmeleri ve burayı başkent yapmaları ile hız kazanmış. Bu dönemden sonraki Türk tiyatrosu bilhassa kukla, meddahlık, Karagöz Hacivat, orta oyunu gibi geleneksel tiyatro ve batı etkisi altında gelişen Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemi tiyatrosu olarak iki bölümde ele alınıyor. 

Şarkı, dans ve söz oyunlarına dayanan geleneksel tiyatro, yazılı hiçbir bir metne dayanmıyor ve genellikle güldürü öğesi ön planda kullanılmış. Sokak eğlencelerinin vazgeçilmez olduğu dönemlerde evden getirilen bir sofra bezi bile sahne perdesi olarak gerilir, perdenin gerisinde gölge oyunlarıyla ya da kuklalarla bu sahne sanatı kolayca icra edilirdi. Kültürle birlikte eğlence anlayışı da değişti. Devlet konservatuarları açılınca tiyatro sanatı artık daha profesyonel bir şekilde icra edilmeye başlandı ve tiyatro artık sokaklardan sahnelere taşındı. 

Bu yazıda tiyatronun gelmişini ve geçmişini anlatmaktan ziyade size insanın taklit yeteneğiyle başlayan öğrenme sürecine ve aslında her birimizin birer oyuncu olarak yer aldığımız en büyük tiyatro olan “Dünya” adlı oyuna dikkatlerinizi çekmek istiyorum.  

Bir yazar olarak farklı yaşamlar kurgulamayı severim, ama kurguladığım farklı yaşamlardaki farklı rollere kolayca bürünemem. Bu hayatta üzerime giyindiğim ve beni ben yapan karakterden, mizaçtan, kimlikten öyle kolayca sıyrılıp bambaşka bir kimliğe bürünemem. Hüzünlüyken sevinçli, sevinçliyken üzüntülü görünemem. Ağlanmayacak yerde durduk yere gözyaşı üretemem. Bu saydıklarım başlı başına ayrı bir yetenek gerektiren işlerdir. Taklit yeteneği, role uygun mimik ve beden dili kullanma, duygu yönetimi, ses tonu, nefes teknikleri, fonetik, diksiyon, doğaçlama, sahne heyecanını dizginleme gibi birçok konuda bir dizi eğitim almayı gerekli kılan bambaşka bir uzmanlık alanıdır, oyunculuk. Ama bu, işin profesyonel yanıdır. Öte yandan bu yeteneklerin hiç birine sahip olmasam bile ben de bir oyuncuyum! 

Antik çağdan beri yaşantımızın bir parçası olan tiyatro insanın taklit etme yeteneğiyle doğrudan bağlantılıdır. İnsan meraklıdır, insan bilginin peşindedir ve insan taklitçidir. Doğuştan getirdiği bu özellikler onu yaşamda ayakta tutar. Merakı sayesinde öğrenir, taklit yeteneği sayesinde öğrendiği bilgiyi hayata geçirir. İlk insanlar doğayı gözlemlemiş, uçmayı kuşlardan, yüzmeyi balıklardan öğrenerek, onları taklit etmişlerdir. Sanat bile tabiatı taklit etmektir. Aynı şekilde çocuklarda öğrenme, çevrelerindeki insanları taklitle başlar. Onlar gibi yürüyüp, onlar gibi konuşmaya çalışarak o toplumun bir bireyi olmayı başarırlar. İnsandaki bu taklit yeteneği ne kadar çok gelişirse taklidini yaptığı kişinin yerine kendini koyma, onun gibi hissetme, dünyayı onun penceresinden görebilme becerisi de o derecede artar. Bu yeti sayesinde insanlar birbirlerini acımasızca yargılamak yerine empati kurarak anlamaya başlarlar. Yaşamdaki tek doğrunun kendi doğruları olmadığını böylece kavrar ve iletişimde çok büyük bir ilerleme kaydederler. 

Peki bu neden gereklidir? Çünkü hepimiz bu yaşamda birer oyuncuyuz. Büründüğümüz rollerimiz var ve her birimiz kendi oyunumuzun başrol oyuncusuyuz. Tıpkı tiyatroda perdenin açılışıyla oyunun başlaması gibi biz de bu dünyaya gözlerimizi açtığımız anda oyun başlamış olur. Sırası gelen sahneye çıkar, yani hayatlarımıza pek çok insan girip çıkarlar. Bu insanlardan kimi üzer bizi rolleri gereği, kimi bir ömür boyu eşlik ederken kimi de teğet geçerek vakti gelince çıkıp gider yaşamlarımızdan. Bunların hepsi hep rol gereğidir ve oyunun amacı bize bilgelik katmaktan öte bir şey değildir. Vakit tamam olup perdenin kapanma zamanı gelince bütün oyuncuların el ele verip seyirciyi selamlayışı gibi biz de yaşamımızın sonunda perdenin öte yanına geçtiğimizde bu dünyada bizi üzmüş ya da mutsuz etmiş olan tüm rol arkadaşlarımıza sarılıp “Ne oyundu ama!” deyip kucaklaşacağız. 

Tiyatro, insanı, insana, insanla anlatan sanat…. 

Geleneksel tiyatromuzdaki gölge oyunundan farkı yok bu dünya yaşamının. Bir perde ile ayrılıyor gölge ile hakikat ve biz perde önündeki gölgelerle meşgul olurken hakikat gizleniyor perdenin gerisinde. Böyle düşündüğüm zaman tiyatro da bir anlam kazanıyor gözümde, yaşamın kendisi de. Ve bir kez daha sanatın yaşamı ve insanın kendisini anlamasındaki yadsınamaz etkisini görüyorum. Sanat hayata renk veriyor ve karanlıkta kalan noktaları görmemizi sağlayarak yolumuzu aydınlatıyor. 

Dünya bir sahne ve bizler oyuncularız. Bir tiyatro oynanıyor alkışı olmayan. Öyleyse rollerimizi en güzel şekilde oynayıp öyle ayrılmalıyız bu sahneden. Tıpkı Shakespeare’in dediği gibi: 

Bütün dünya bir sahnedir; 

Ve kadın erkek, herkes ancak birer oyuncu.

Sıraları geldikçe ya girer ya çıkarlar.