Bodrum’u bilen bilir, bilmeyen nasıl bilir?
Son yıllarda lahmacun efsanesiyle gündem olan ve bana göre Türkiye’nin bir numaralı turizm kenti Bodrum’dan mevsimler çerçevesinde bahsetmek belki de en doğrusu.
Ben kış insanıyım, hâliyle Bodrum seyahatlerimi yaz mevsimi haricinde yaparım. İnsan kalabalıklarıyla, sıcakla ve trafikle aranız yoksa yazın Bodrum’dan uzak durun derim, ama Bodrum aşkı bir başkadır. Duramaz giderseniz de Yalıkavak’ta daha rahat edebilirsiniz. Meşhur marinası dışında sizi boğacak bir çarşı kalabalığı yoktur ve Bodrum, en esintili mahallelerinden biridir.
Tesadüf mü, tevafuk mu, adı her neyse, ama biliyorum ki kadersel!
Saatime bakıyorum, sekizi kırk sekiz geçiyor; fırına yemek koyuyorum, kırk sekiz dakika geçmiş; alarm çalıyor, kırk sekiz…
Benim canım ülkem, biricik Bodrum!
Kendimi kirece boyayıp mavi çerçeveli gözlükler takmak istiyorum.
Sen olmak için mi yoksa başka bir ben olmak için mi?
Dayanamayıp biniyorum uçağa…
Havalimanından başlıyor kucaklamaya ülkem Bodrum; “Merhaba,” diyor koca balıkçı gibi, “merhaba.”
Toprağında Cevat Şakirler, İlhan Berkler ve daha neler neler…
“Ben mi sığmadım koynuna?” demeye kalmıyor, bir palmiye kucaklıyor beni, ananemin şalı gibi geniş ve yeşil… Ilık bir öpücük yanağıma sonra.
Yokuş başına vardığımda gözlerimi kapatırım ve bir düş görürüm, hep aynı düş!
“Söyle, Mausolos, sen söyle,” derim, “küllerini Artemis mi içti yoksa ben mi, söyle!” Cevap verir tüm kibri ve heybetiyle: “Binlerce ruh dolanırken sokaklarımda, hoş geldin avuçlarıma. Ne iki kilo mandalina, ne kırma yeşil zeytin, ne turunç reçeli, ne sahilden topladığın bir avuç taş ne de peksimet! Ne beyaz evler ne günbatımları ne de o çok sevdiğin rüzgârlı tepeler… Bak, cırcır böcekleri en sevdiğin şarkıları söylüyor; git, dinle!”
Beni istediği zaman avuçlarına alan, istediği zaman bırakan o koca duygu, o koca ruh, o her neyse!
Bir sarı yaz akşamı işte yine…
Anason ve balık kokusuyla tütsülenmiş, üzerine yıldızlar yağan bir balıkçıdayım.
Gök aynı gök, yıldız aynı yıldız…
Yan masalardan lakırdılar geliyor.
Kaygılar, düşünceler, umut edilen şeyler, kadeh kaldırılırken göğe salınan sözler ne kadar tanıdık.
Masa etrafında kediler dolanıyor bir parça balık için, verdiğimi de beğenmiyorlar, hoş.
“Karınları tok bunların,” diyor güleç yüzlü garson. Masama bakıp “tazeleyeyim mi?” diyor çekingen bir kibarlıkla.
Çay diyorum, sadece bir bardak çay…
Döneceğim günü düşünerek karıştırıyorum çayın şekerini.
Yalnız olduğumu fark ediyorum, begonvillerin arasından kaleyi seyrederken, antik tiyatrodan sesleri geliyordu binlerce yıllık insanların.
